6 Kasım 2009 Cuma
İÇİMDE BİR ŞEYLER VAR
İçimde bir şeyler var, söyleyeyim diyorum, sonra günler geçiyor üzerine yeni düşünceler biniyor ve içimde dediğim, işte o içimde olan her ne ise ya silinip gidiyor ya da yepyeni bir durum olup karşıma çıkıyor ve ben bu yeni durumu, hali anlamaya çalışırken bir sabun gibi elimden kayan kelimeler değil de sanki hayatımmış gibi geliyor bana. Evet, hayatımdan başkası değil kayıp giden derken geçen yıllara hayıflanmak kimin umurunda. Bazen zamanı geldiğinde sıramızı savsak da bitse ömrümüz diye düşünmem bir kısır döngü değil, bütün düşüp kalkmalara rağmen hayatın bir kısır döngüden ibaret olmadığını biliyor olmamdandır. Herkes bilir. Lakin herkesin bilmesinin kişi açısından hiçbir anlamı olmaması da ayrı trajedidir.
3 Kasım 2009 Salı
YAĞMURUN ÇOK YAĞDIĞI YERDE
"...O camlara bakmayı, sonra yerimden kalkıp parmağımla cama birşeyler yazıp çizmeyi hâlâ çok severim. Hüzünden söz etmenin de böyle bir yanı var çünkü. Parmağımla buğulu camın üzerine yaza çize hem içimdeki hüznü dağıtır, eğlenirim, hem de bütün bu çiziştirmeler, yazmalar sonunda camı temizleyip dışarıdaki manzarayı görebilirim. Ama manzara da insana hüzünlü gelir sonunda. Bütün şehrin kaderi gibi gözüken bu duyguyu biraz anlamamız lazım"
Orhan Pamuk' da beni çeken ne ya da o yapmacık gibi gelen cümleleri nasıl oluyor da ansızın, kısa süreli de olsa, içime işliyor ve sonra beni kemdimle başbaşa bırakıyor. Hemencecik bitirdiğim kitaplar, hani o bir oturuşta meraklar içinde kala kala bitiririlen kitaplar, elbette kötü değillerdir ama ben galiba biraz okuyunca kendi içine döndüren ve bu dönüşün akabinde yine bizzat kendi içinde çoşkun bir patlamaya sebep olan ve bu çoşku nedeniyle kitabı bırakıp dışarıda dolaşma, ocağa çay koyma, kaleme sarılma gibi istekler doğuran kitapları ayrı bir yere koyuyorum. Kendi varlığımı anlamlandıran, anlamını dayanılır kılan ve hatta sevimli kılan bir yanı olan bu okumalar bana güzel şeyler hatırlatır. Varlığın tescilidir bu. Biraz klişe olacak ama: Varolmanın dayanılmaz hafifliği gibi bir şey.
Bu cümlenin, hani yukarıda geçen " Ama manzara da insana hüzünlü gelir sonunda" ifadesinin yaşanmışlığını hatırlamak çok basit bir şey gibi gelebilir, oysa değildir. Değildir; çünkü çocukken yaşanılanlar günümüzden basit değildir. Her çocukluk öyküsünün, eğer süslü laflara bulaşmazsa, masumiyet ve samimiyetten uzaklaşmazsa bir anlamı ve insalarda bir karşılığı vardır.
Yağmurun çok yağdığı bir yörede çocukluğu geçmiş birisinin yağmur ile ilişkisi çok daha duygusaldır. Yağmur onun ruhunun derinliklerine işlemiştir. O yüzden, yağmuru çok olan bir yerde büyümüş biri güneşli bir yere gittiğinde, neden burada yağmur yağmıyor diye şaşırmadan ve hatta sorgulamadan edemez. O çocuk büyüdüğünde yağmuru özler ama çocukken yağmur onun için bir derttir. Çünkü o çocuk yağmurlu havada dışarı çıkamaz, oynayamaz, arkadaşlarıyla buluşamaz, sanki bütün olumsuzluklar üstüste geliyormuş gibi hisseder. Can sıkıntısı bir çocuk için uzak bir kavram olsa da yağmuru çok olan yerdeki çocuk için düşen her damla bir sıkıntı yaratır. Annesinden zar zor bir izin koparıp sokağa çıksa bile bunun bir anlamı olmaz. Bir saçak altında, boş bir inşaatta oyun oynamak ya imkansızdır ya da orada oynanan bir oyunun anlamı yoktur. Güneşli bir günün akşamında annesinin zorlaması ile eve gelen bir çocuk, yağmurlu bir günde kimseler çağırmadan usul usul evinin yolunu tutar.
Evde bir şeyler yapmak ister yapamaz, havayı fırsat bilerek ders çalışmaya karar versede kafasına hiç birşey girmez. Televizyonu açması ile kapaması bir olur. Arar durur ama bir şey bulamaz ve en sonunda pes eder, teslim olur. Bu teslim olma süreci bazen hemen olur bazen de uzun sürer ama en nihayetinde o kasvetli hava karşısındaki çocuğa diz çöktürür. Pencere kenarına gidip buğulu cama şekiller çizen, adını yazan, imzasını atan çocuk artık camda boş yer kalmayınca onu temizler, elinin ıslaklığını bir yerlere sürüp kuruladıktan sonra buğusu giden camdan dışarının manzarasına bakar ve yazarın dediği gibi: " Ama manzara da insana hüzünlü gelir sonunda"
Orhan Pamuk' da beni çeken ne ya da o yapmacık gibi gelen cümleleri nasıl oluyor da ansızın, kısa süreli de olsa, içime işliyor ve sonra beni kemdimle başbaşa bırakıyor. Hemencecik bitirdiğim kitaplar, hani o bir oturuşta meraklar içinde kala kala bitiririlen kitaplar, elbette kötü değillerdir ama ben galiba biraz okuyunca kendi içine döndüren ve bu dönüşün akabinde yine bizzat kendi içinde çoşkun bir patlamaya sebep olan ve bu çoşku nedeniyle kitabı bırakıp dışarıda dolaşma, ocağa çay koyma, kaleme sarılma gibi istekler doğuran kitapları ayrı bir yere koyuyorum. Kendi varlığımı anlamlandıran, anlamını dayanılır kılan ve hatta sevimli kılan bir yanı olan bu okumalar bana güzel şeyler hatırlatır. Varlığın tescilidir bu. Biraz klişe olacak ama: Varolmanın dayanılmaz hafifliği gibi bir şey.
Bu cümlenin, hani yukarıda geçen " Ama manzara da insana hüzünlü gelir sonunda" ifadesinin yaşanmışlığını hatırlamak çok basit bir şey gibi gelebilir, oysa değildir. Değildir; çünkü çocukken yaşanılanlar günümüzden basit değildir. Her çocukluk öyküsünün, eğer süslü laflara bulaşmazsa, masumiyet ve samimiyetten uzaklaşmazsa bir anlamı ve insalarda bir karşılığı vardır.
Yağmurun çok yağdığı bir yörede çocukluğu geçmiş birisinin yağmur ile ilişkisi çok daha duygusaldır. Yağmur onun ruhunun derinliklerine işlemiştir. O yüzden, yağmuru çok olan bir yerde büyümüş biri güneşli bir yere gittiğinde, neden burada yağmur yağmıyor diye şaşırmadan ve hatta sorgulamadan edemez. O çocuk büyüdüğünde yağmuru özler ama çocukken yağmur onun için bir derttir. Çünkü o çocuk yağmurlu havada dışarı çıkamaz, oynayamaz, arkadaşlarıyla buluşamaz, sanki bütün olumsuzluklar üstüste geliyormuş gibi hisseder. Can sıkıntısı bir çocuk için uzak bir kavram olsa da yağmuru çok olan yerdeki çocuk için düşen her damla bir sıkıntı yaratır. Annesinden zar zor bir izin koparıp sokağa çıksa bile bunun bir anlamı olmaz. Bir saçak altında, boş bir inşaatta oyun oynamak ya imkansızdır ya da orada oynanan bir oyunun anlamı yoktur. Güneşli bir günün akşamında annesinin zorlaması ile eve gelen bir çocuk, yağmurlu bir günde kimseler çağırmadan usul usul evinin yolunu tutar.
Evde bir şeyler yapmak ister yapamaz, havayı fırsat bilerek ders çalışmaya karar versede kafasına hiç birşey girmez. Televizyonu açması ile kapaması bir olur. Arar durur ama bir şey bulamaz ve en sonunda pes eder, teslim olur. Bu teslim olma süreci bazen hemen olur bazen de uzun sürer ama en nihayetinde o kasvetli hava karşısındaki çocuğa diz çöktürür. Pencere kenarına gidip buğulu cama şekiller çizen, adını yazan, imzasını atan çocuk artık camda boş yer kalmayınca onu temizler, elinin ıslaklığını bir yerlere sürüp kuruladıktan sonra buğusu giden camdan dışarının manzarasına bakar ve yazarın dediği gibi: " Ama manzara da insana hüzünlü gelir sonunda"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)